Araştırma: Antidepresana maruz kalan balıklar ‘neredeyse’ avlanmayı bile unutuyor

Yapılan yeni bir araştırmaya göre, su kaynaklarına karışan antidepresanlar balıkların avlanma davranışlarını değiştiriyor, daha az ‘saldırgan’ olan balıklar daha az avlanıyor. Bu etki, özellikler sürü halinde olduklarında ortaya çıkıyor.

Avustralya’nın Monash Üniversitesi’nde yürütülen bir araştırmada, antidepresanlar da dahil olmak üzere algı ve duygu durumunda değişiklikler yapan kimyasallar içeren psikoaktif ilaçların; balıkların avlanma davranışlarını etkilediği, onları daha az agresif yaptığı görüldü.

‘Biology Today’ adlı dergide yayımlanan araştırma için, ABD ve Avustralya tatlı sularında sık rastlanan sivrisinek balıkları (Gambusia holbrooki) antidepresan bir ilaç olarak bilinen Prozac’ın ana bileşeni ‘fluoksetin’e maruz bırakıldı.
Yapılan yeni bir araştırmaya göre, su kaynaklarına karışan antidepresanlar balıkların avlanma davranışlarını değiştiriyor, daha az ‘saldırgan’ olan balıklar daha az avlanıyor. Bu etki, özellikler sürü halinde olduklarında ortaya çıkıyor.

Avustralya’nın Monash Üniversitesi’nde yürütülen bir araştırmada, antidepresanlar da dahil olmak üzere algı ve duygu durumunda değişiklikler yapan kimyasallar içeren psikoaktif ilaçların; balıkların avlanma davranışlarını etkilediği, onları daha az agresif yaptığı görüldü.

‘Biology Today’ adlı dergide yayımlanan araştırma için, ABD ve Avustralya tatlı sularında sık rastlanan sivrisinek balıkları (Gambusia holbrooki) antidepresan bir ilaç olarak bilinen Prozac’ın ana bileşeni ‘fluoksetin’e maruz bırakıldı.
‘Beklenmedik bir faktör’
Araştırmayı yürüten uzmanlara göre sonuçlar bir hayli önemli. Çünkü ‘sosyal bağlam, kimyasal kirleticilerin vahşi yaşam üzerindeki ekolojik sonuçlarını etkileyen önemli, ancak beklenmedik bir faktör’ olabilir. Benzer şekilde hayvanlar tekil bağlamda incelemek kirliliğin boyutlarını ortaya koymakta yetersiz kalabilir.
Bu tarz ilaçların hayvanları tekil olarak nasıl etkilediğine dair pek çok araştırmanın aksine sosyal grupları araştıran fazla araştırma bulunmuyor.
Su kaynaklarına nasıl karışıyor?
Antidepresanlar; mutluluk, canlılık ve zindelik veren serotonin seviyesini artırarak duygu durumunu düzenliyor.

Pek çok ilaçta olduğu gibi antidepresanlardaki fluoksetin de vücuttan idrar yoluyla atılıyor. Kanalizasyon sistemlerinde filtreleme olanağı bulunmadığından bu madde su kaynaklarına karışabiliyor.

Farklı araştırmalar, farklı etkileri ortaya koydu
Londra King’s Koleji tarafından yapılan bir araştırma da, Thames Nehri’ndeki kokain kirliliğinin yılan balıklarını hiperaktif yaptığını ortaya koymuştu.

Başka bir araştırma ise, antidepresan kalıntılarının üç nesil boyunca aktarılabildiğini göstermişti.

Uranüs’ün en net fotoğrafı yakalandı

Güneşe yakınlık sıralamasına göre 7. sırada bulunan Uranüs gezegeninin yeni bir görüntüsü paylaşıldı.

Hubble Uzay Teleskobu tarafından yakalanan ve NASA tarafından paylaşılan Uranüs’ün yeni görüntüsü, gezegenin dönme hareketini benzersiz bir biçimde ortaya koydu.

Bilim ve Gelecek tarafından aktarılan habere göre, NASA tarafından paylaşılan fotoğrafta, Uranüs’teki fırtınalar görülüyor.

Bu fırtına, bu dev buzul gezegeni üzerindeki mevsimsel değişikliklere bağlı olarak gözlenen atmosferik akışlara yanıt olarak oluşuyor.

İlk kez karanlık madde içermeyen galaksiler keşfedildi

Yeni araştırmanın galaksilerin oluşumu tartışmalarında çarpıcı etkileri olabilir. Son birkaç yıldır, astronomi topluluğunda bu konuyla ilgili sürmekte olan bir tartışma mevcuttu. 2018’de Van Dokkum ve ekibi, büyük oranda karanlık madde eksikliği yaşıyor gibi görünen ve ‘DF2’ adı verilen hayalet bir galaksiye rastladı.
Gökbilimciler, evrenin, her şeye sahip ama ilginç bir şekilde karanlık maddeden yoksun olan en az bir galaksi içerdiğini doğruladılar. Yeni bulgu yalnızca galaksilerin gerçekten de karanlık madde olmadan meydana gelebileceğini göstermekle kalmıyor, aynı zamanda bu tuhaf galaksilerin ilk etapta nasıl oluştuğuna dair temel soruları da gündeme getiriyor.
16 Ekim’de arXiv.org sitesinin ön baskı sayfasında yayınlanan araştırma, Hubble’ın keskin gözünü hayalet galaksi NGC 1052-DF4’ün (kısaca DF4’ün) yeni ve derin görüntülerini elde etmek için kullandı. Yeni gözlemlere sahip araştırmacılar, tuhaf galaksinin (Kırmızı Dev Dal Ucu ya da ‘TRGB’ biçiminde adlandırılan) içindeki en parlak kırmızı dev yıldızları tespit ettiler.

TRGB yıldızlarının hepsi kızılötesi ışıkta görüntülendiğinde aynı gerçek parlaklıkla ışıdığından, ne derecede parlak göründüklerini etkileyen tek şey onların mesafesidir.

GÜVENİLİR BİR YOLLA TESPİT EDİLDİ

Bu durumda, galaksinin TRGB’sini belirleyerek ve bunu DF4’ün uzaklığını tespit etmek için kullanarak elde edilen yeni veriler, galaksinin yaklaşık 61 milyon ışık yılı mesafede olduğunu kesinleştirdi. Ve araştırmacılara göre, bu bulgu aslında DF4’ün düşünülenden çok daha yakın olduğunu ve bu nedenle normal miktarda karanlık madde içerdiğini iddia eden diğer çalışmaları boşa çıkarıyor.

Yale Üniversitesi’nden araştırma ortak yazarı Pieter van Dokkum, Astronomy dergisine e-posta yoluyla verdiği demeçte, “Bunun tanımlayıcı olduğunu düşünüyorum,” diyor. “TRGB ile tartışamazsınız: İyi derecede anlaşılmış yıldız fiziğinden kaynaklanır ve mesafe, göstergelerinin elde ettiği gibi doğrudandır.”
Buna karşın, Kanarya Adaları Astrofizik Enstitüsü’nden gökbilimci Ignacio Trujillo, Van Dokkum’un ulaştığı sonuçlara kuşkuyla bakıyor. “Öncelikle, analizlerinin, büyük bir mesafe üretmek konusunda önyargılı olmadığını göstermeleri gerekir,” diyor. “Yazarların elinde gerekçesi olmayan bir takım seçenekler olduğunu düşünüyorum. Tüm bu seçimler, verilerin önerdiğinden daha büyük bir mesafeyi tercih etmek için yapılmış gibi görünüyor.”

KARANLIK MADDE İÇERMEYEN GALAKSİLER TARTIŞMASI

Son birkaç yıldır, astronomi topluluğunda bu konuyla ilgili sürmekte olan bir tartışma mevcuttu. 2018’de van Dokkum ve ekibi, büyük oranda karanlık madde eksikliği yaşıyor gibi görünen ve ‘DF2’ adı verilen hayalet bir galaksiye rastladı. Ve karanlık maddenin, evrendeki tüm maddelerin yaklaşık yüzde 85’ini oluşturduğu düşünüldüğü için, bu anlaşılması zor maddeyi içermeyen ilk galaksi hakkındaki açık keşif çok fazla tepkiye neden oldu.

Trujillo da bu şüphecilerden biri. Karanlık madde içermeyen bir galaksi gibi olağanüstü bir iddiayla ilgilenen Trujillo ve ekibi, DF2 hakkında hızla kendi araştırmalarını gerçekleştirdi. Trujillo’nun ekibi, çeşitli yöntemlere dayanarak, DF2’nin aslında van Dokkum’un ekibinin iddia ettiğinden çok daha yakın olduğunu belirledi; galaksi, 61 milyon ışık yılı yerine 42 milyon ışık yılı uzaktaydı.

Trujillo bu durumu, 2019 tarihli bir yazısında tartıştı; DF2’nin başlangıçta düşünüldüğü kadar garip olmadığını ifade ediyordu ve bunun yerine ortalama, bilindik bir galakside olmasını beklediğiniz miktarda karanlık maddeyi gizliyordu.

Ama yalnızca altı gün sonrasında, Van Dokkum’un ekibi, DF2 ile aynı mesafede bulunan ve aynı şekilde karanlık madde içermeyen DF4 adlı ikinci bir galaksiyi tanımlayan yeni bir çalışma yayınladı. Trujillo ve meslektaşları yine DF4’e dair kendi mesafe ölçümlerini gerçekleştirmeyi tercih ettiler. Trujillo’nun ekibi, o esnada eldeki Hubble verilerine dayanarak, DF4’ün bir TRGB olduğunu düşündüklerini belirtti. Bununla birlikte, yeni elde edilen ve çok daha fazla yıldız içeren Hubble verilerine göre, Trujillo’nun ekibi TRGB’yi yanlış tanımlamış olabilir.

Yale Üniversitesi’nden çalışmanın yazarı Shany Danieli, “Yeni edinilen verilerde aslında bir belirsizlik söz konusu değil,” diyor. “Yeni verilerin (Trujillo’nun grubu tarafından ulaşılan daha yakın mesafeyi) gerçekten de boşa çıkardığını düşünüyoruz. TRGB fiziği iyi anlaşıldığı için, genellikle kesin bir değer olarak kabul görür.”

KARANLIK MADDE İÇERMEYEN BİR GALAKSİ NE ANLAMA GELİYOR?

Eğer bu son sonuçlar gelecekteki muhtemel incelemelerle desteklenirse, karanlık madde içermeyen ilk (ve muhtemelen ikinci) galaksiyi keşfetmek, galaksilerin nasıl oluştuğu ve geliştiğine ilişkin anlayışımızı temelden değiştirecektir.

Van Dokkum, “Veriler, (DF4 ve DF2) galaksileri meydana getirmek için alternatif bir kanala işaret ediyor ve hatta bir galaksinin ne olduğunu anlayıp anlamadığımızı sorguluyorlar,” diyor. Şu anda, galaksilerin karanlık maddeyle başladığını, zira bunun, yıldız oluşumunu başlatmak için gereken büyük miktardaki gaz ve tozu kütle çekimsel olarak çekebildiğini düşündüğümüzü ifade ediyor.

Van Dokkum, “Mesele şu ki, karanlık maddenin yokluğunda yıldız oluşumunun nasıl ilerleyeceğine ilişkin hiçbir fikrimiz yok,” diyor. “Söyleyebileceğimiz yegâne şey, tarihinin başlarında çok yoğun bir gaz olması gerektiği,” aksi halde, galaksiler yeni yıldızlar meydana getiremezdi.

Ancak DF4 hakkındaki bu son mesafe tespiti, karanlık madde barındırmayan bir galaksi bulmanın etkilerini keşfetmeye başlamak için yeterince sağlam mı?

Danieli, “Evet, öyle olmasını umuyoruz. Ölçümlerimizin doğru olup olmadığından ziyade bu galaksilerin ne anlama geldiğini tartışmak için adım atmayı çok isteriz,” diyor.
“Bu,” diye ekliyor, “olağanüstü iddiaların olağanüstü kanıtlar gerektirdiği hususunda herkesle tam olarak aynı fikirde olduğumuz anlamına geliyor.”
Yazının aslı Astronomy sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)

Uzak bir galakside ilk kez büyük rüzgârlar tespit edildi

Yüzbinlerce ışık yılı uzaklıktakı bir galakside şiddetli rüzgarlar tespit edildi. Hawaii dilinde ‘rüzgâr’ anlamına gelen ‘Makani’ ismiyle anılan galaksideki rüzgarlar incelenirken, ALMA radyo verileri galaksinin, yaşlı, orta yaşta ve çok genç yıldızların yanı sıra büyük ihtimalle aktif bir galaktik çekirdekten oluşan bir karışımı barındırdığını ortaya çıkardı.
Michelle Starr

Gökbilimciler ilk kez yüz binlerce ışık yılı uzaklıktaki bir galakside gerçekleşen devasa miktarda bir gaz akışı gözlemlediler. Söyledikleri kadarıyla, bu gözlem, galaktik rüzgârların, galaksiler çevresindeki ortamı nasıl beslediğine dair ilk doğrudan kanıt olabilir; bunlar, galaksiler arası uzayda yüzen ve galaksilerin etrafını saran büyük gaz bulutları. Ama bundan da öte, bu rüzgâr aynı zamanda büyük galaktik çarpışmaların vahşi dinamiklerinden bazılarını da gözler önüne seriyor.

SIRA DIŞI MAKANİ’NİN ÖĞRETTİKLERİ

Bunun nedeni, -SDSSj211824.06+001729.4 olarak adlandırılan ve araştırmacılar tarafından Hawaii dilinde ‘rüzgâr’ anlamına gelen ‘Makani’ ismiyle anılan- galaksinin sıradan bir nesne olmaması. Aslında bir tür galaksi formunda Frankenstein’ın canavarı olan bu yapı, bir tane yoğun ama büyük galaksi oluşturmak için çarpışan ve birleşen iki galaksiden oluşuyor.
Uzay çoğunlukla boş olabilir… Yine de uzayda yüzen çok sayıda galaksi vardır. Arada sırada, bu galaksilerden ikisi kütle çekimsel olarak bir araya gelir. Aslında diğer şeylerle çarpışan çok fazla şey de bulunmaz; bunun yerine, birleşirler. Bunu, sıkışma işleminin birkaç farklı aşamasında gözlemledik. Makani, ‘geç dönem ana birleşmesi’ dediğimiz, ‘birleşme’ denilen olayın gerçekleşmesinin ardından gördüğümüz şeydir. Ve bu, bize neden gazın dışarı doğru püskürttüğü hakkında bir şey söylüyor olabilir.

San Diego’daki Kaliforniya Üniversitesi’nde astrofizik uzmanı olan Alison Coil, “Gökada birleşmeleri çoğu zaman yıldız patlaması olaylarına neden olur, birleşen galaksilerde mevcut olan önemli miktarda gaz sıkıştırıldığında ise, yeni yıldızların doğması ile sonuçlanır” diyor.

“Makani’nin durumunda ise, bu yeni yıldızlar, ya yıldız rüzgârları aracılığıyla, ya da hayatlarının sonunda bir süpernova biçiminde patladıklarında olsun, büyük ihtimalle devasa püskürmelere yol açtı.”

Ve Makani de kesinlikle dışarı doğru gaz salıyor. Araştırma ekibi, Keck Kozmik Ağ Görüntüleme Sistemi’ni kullanarak, 4 bin 900 kiloparsek karelik, yani yaklaşık 52 milyar kare ışık yılı genişliğe sahip, sıcak bir iyonize oksijen bölgesini belirledi.

FARKLI ZAMANLARDA OLUŞAN İKİ GAZ AKIŞI

Kum saati biçimindeki iki uçlu baloncuğun içinde, yaklaşık 9 bin 700 santigrat derece ısıda depolanan metal bakımından zengin gazın iki ayrı çıkış noktası mevcut. Bu çıkışlar farklı zamanlarda meydana gelmiş gibi görünüyor.
İlk olarak, Star Wars filminde gördüğümüz bir ‘TIE Fighter’ uzay gemisinin biraz daha eski bir benzeri gibi ( olan gaz püskürmesi/ç.n.) yaklaşık 400 milyon yıl önce uzaya fırlatıldı ve saniyede 1400 kilometreye ulaşan bir hızla galaksiler arası boşlukta ilerliyor. Diğer taraftan çıkıntı yapan öteki püskürmeyse, yaklaşık 7 milyon yıl önce başladı ve saniyede 2 bin 100 km’ye ulaşan bir hızla esiyor.

Rhodes College’dan fizikçi David Rupke, “İlk püskürme, galaksiden uzak mesafelere kadar ulaşmış durumda; daha hızlı olan sonraki gaz çıkışının ise henüz bunu yapacak zamanı olmadı,” diyor.

Bulmacanın geri kalanını bir araya getirmek için Hubble Uzay Teleskopu ve Atacama Büyük Milimetre / Milimetre-altı Dizisi’nden (ALMA) verilerin elde edilmesi gerektiriyordu. Hubble, galaksideki yıldızları görmemizi sağladı; bu sayede araştırma ekibi kütlesini (devasa) ile hacmini (yoğun) ortaya çıkardı ve böylece ekibin son birleşmeyle ilgili tahminleri oluştu.

ALMA radyo verileri, galaksinin, yaşlı, orta yaşta ve çok genç yıldızların yanı sıra büyük ihtimalle aktif bir galaktik çekirdekten oluşan bir karışımı barındırdığını ortaya çıkardı.

ÖNCEKİ ARAŞTIRMALARLA TUTARLI VERİLERE ULAŞILDI

Bu veriler, geçen yıl galaksilerin çevresindeki ortamı yönlendiren rüzgârları modelleyen iki araştırmayla da tutarlı. Eski araştırmalardan biri, galaktik rüzgârların, galaksi çevresindeki ortamda gözlemlenen özellikleri açıklayabildiğini keşfetti. Diğer çalışmaysa, galaktik birleşmelerden uzaya saçılan püskürmelerin, galaksi çevresindeki ortamın metalikliğini artırabildiğini buldu.

Rüzgârı üreten şeye gelirsek, baloncukların hızı ve büyüklüğü, galaktik bir birleşmenin tetiklediği kütlesel yıldız oluşumunun yarattığı rüzgârlarla ve bu rüzgârların büyüklüğüne ilişkin teorik modellerle tutarlı.

Rüzgârların kum saatine benzeyen şekli, başka galaksilerde gözlemlenenlere benziyor; bu, Rupke’nin gayet iyi bildiği bir konu, çünkü bu konuda geçen yıl yayınlanan bir inceleme yaptı. Farklı olansa hacmi; daha önce hiç Makani tarafından üretilen ölçekte galaktik rüzgârlar görülmemişti. Galaktik rüzgârları, galaksi çevresindeki ortama bağlama noktasında fark yaratan da işte bu durum.

Rupke, “Bu bulgu, aslında galaksiden etrafındaki bölgelere gaz çıkardığını ve çıkardıkça çevresinden daha fazla gazı temizlediğini doğrulayabilir” diyor. “Ve aslında büyük bir kısmını -tüm galaksinin görünür kütlesinin en az yüzde bir ilâ yüzde 10’u- aşırı yüksek bir hızla, saniyede binlerce kilometre hızla çıkarıyor” diye ekliyor.

Ekip, bu gözlemin, devasa bir galaksinin etrafında gelişen ortama doğrudan açılan ilk pencerelerden biri olduğunu söylüyor.

Araştırma, Nature Astronomy dergisinde yayınlandı.

Çin, 6G çalışmalarına resmen başladı

Kısa süre önce 5G teknolojisini hayata geçiren Çin’in 6G teknolojisi için çalışmalara resmi olarak başladığı ilan edildi.Çin’de 5G teknolojisinin hayata geçirilmesinin ardından, 6G için de çalışmalara resmen başladığı duyuruldu.
Çin Bilim ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlı Bilim ve Teknoloji gazetesi tarafından aktarılan habere göre, ülkedeki resmi kurumlar ve araştırma enstitüleri 6G için ‘başlangıç toplantısı’ yapmak üzere bir araya geldi.

37 uzmandan oluşan bir çalışma ekibi kuran Çin, bu hamlesi ile 6G çalışmaları için ilk adımı atmış oldu.

Mobil veri hızı alanında ciddi çalışmalara imza atan Çin’in telekom alanında yürüttüğü çalışmalar aynı zamanda ABD ile arasındaki gerilimin de önemli başlıklarından birini oluşturuyor.

ABD’nin yaptırım kararı aldığı dünyanın en büyük telekom şirketi Huawei de, 5G kurulumunda ciddi payı olan şirketlerden. ABD ise, Huawei’nin teknolojisinin ‘ajanlık faaliyetleri adına kullanıldığını’ iddia ediyor.

Çin’in kamu telekom şirketleri China Telecom, China Unicom ve China Mobile, geçen hafta birçok büyükşehirde 4G’den ’20 kat daha hızlı’ olduğu belirtilen 5G teknolojisi hizmeti vermeye başlamıştı.

Ağrı kesici ve iltihap önleyici ilaçlar, depresyon tedavisinde daha etkili sonuçlar verebilir’

Yapılan araştırmalara göre, depresyon hastalarının antienflamatuar ilaçlar kullanmasının depresyon tedavisinde kullanılan placebo ilaçlara oranla yüzde 52 oranında daha etkili olduğu belirtildi.

Ağrı kesiciler, statinler ve balık yağının; hastaların depresyonunda tedavi edici ve hafifletici bir etkisi olduğu öğrenildi.

Yapılan bilimsel araştırmalara göre iltihap önleyici olarak kullanılan antienflamatuar ilaçlar, depresyon tedavisinde kullanılan placebo haplarından yüzde seksen oranında daha etkili.

Pek çoğu eczanelerden reçetesiz olarak edinilebilen bu ilaçların, depresyonun semptomlarını gidermekte depresyon tedavisinde kullanılan diğer ilaçlara göre yüzde 52 oranında daha etkili olduğu öğrenildi.

Uzmanlara göre söz konusu ilaçlar, stres ve kötü beslenme gibi durumlar sonucunda beyinde oluşan ve depresyonu tetikleyen iltihaplanmanın azaltılmasına yardımcı oluyor.

Söz konusu bulgular, eklem ağrıları ve kolesterolü düşürmek için kullanılan statinler üzerine yapılan çalışmalar esnasında keşfedildi.
26 araştırma yürütüldü
Yürütülen 26 araştırmaya balık yağı gibi omega-3 kaynaklarını, iltihap önleyicileri, steoridleri ve antibiyotikleri düzenli olarak tüketen 1600’den fazla hasta katıldı.

Çin’deki Huazhong Bilim ve Teknoloji Üniversitesi tarafından kaleme alınan araştırma raporunda, “Yaptığımız sistematik gözlemler neticesinde antienflamatuar ilaçların, majör depresyon bozukluğundan mustarip hastaların tedavisinde güvenle antidepresan rolü oynayabildiğini gözlemledik” ifadelerine yer verildi.

Araştırmaları uzaktan takip eden Cambridge Üniversitesi Psikiyatri Bölümü Başkanı Ed Bullmore, “Yapılan bu araştırma, antienflamatuar ilaçların depresyondan mustarip hastaların tedavisinde kullanılmasına yönelik girişimleri teşvik edecek. Bu durum ise, özellikle de geleneksel antidepresanları kullanan ve pek de faydasını görmeyen hastalara umut ışığı olacak. Ancak raporda da belirtildiği gibi, antienflamatuar ilaçların depresyon hastalığının tedavisi için reçete edilmesine destek olunabilmesi için daha ileri araştırmaların yürütülmesi gerekiyor” açıklamasını yaptı.

Depresyondan mustarip olan hastaların üçte biri, antidepresan tedavisi ve danışmanlık hizmetine rağmen depresyondan kurtulamıyor. Ancak yapılan araştırmalara göre antidepresan yerine aynı düzende kullanılacak olan antienflamatuar ilaçların yardımı dokunabilir.
Yapılan araştırmalar kapsamında antienflamatuar ilaçların yanı sıra, kistik fibroz ve uyku ilacı modafinil depresyonla baş etmede hastalara placebo haplarından yüzde 79 oranında daha çok yardımcı oluyor.

Depresyon hastalarının maruz kaldığı enfeksiyondan ötürü kanlarında daha yüksek seviyede kimyasal gözlemlenmesi nedeniyle, mutsuz ve umutsuz hisseden hastalar için iltihap önleyici ilaçların reçete edilmesi de oldukça makul bulunuyor.

Söz konusu iltihap; kirlilik, alkol ve sigara gibi çevresel faktörlere vücudun bir tepkisi olarak öne çıkıyor. İlerlediği takdirde de, beynin duygu düzenleyen bölümlerini etkileyebiliyor.

Yapılan 26 araştırmanın 22’si gösteriyor ki, aspirin ve ibuprofen gibi antienflamatuar ilaçlar antidepresanlarla beraber kullanıldığında bu durumun tedavisinde oldukça faydalı olabilir.

‘Kadınlarda aynı etkiyi göstermiyor’
Ancak Neurology, Neurosurgery and Psychiatry dergisinde yayınlanan araştırma raporuna göre, söz konusu ilaçlar sadece kadınlar üzerinde yapılan deneylerde önemli ölçüde bir etki göstermedi. Bunun nedeninin ise, kadınsal hormonlar olduğu düşünülüyor.

‘Bu ilaçların tamamen güvenli olduğu iddiaları yanıltıcı’
Araştırmacılara göre depresyon hastalarının antienflamatuar ilaç kullanımının hiçbir yan etkisi yok, ancak yalnızca kimi sindirim problemlerinden mustarip olmaları mümkün.

Antienflamatuar ilaçların uzun süreli kullanımın yarattığı yan etkiler sonucu her yıl binlerce insanın hayatını kaybettiğine değinen Londra Üniversitesi Akademisi Hahri Profesörü David Curtis, depresyon tedavisinde söz konusu ilaçları kullanmanın tamamıyla güvenli olduğu yönündeki iddiaların yanıltıcı olduğunu açıkladı.

Bilim insanları kuantum bilgisayarıyla zamanı tersine döndürdü

Bilim insanları kuantum bilgisayarıyla zamanı tersine döndürdü.
Araştırmanın başını çeken Moskova Fizik ve Teknoloji Enstitüsü’den Dr Gordey Lesovik, “Zamanın termodinamik okunun tersi yönde evrilen bir durumu yapay şekilde yarattık” dedi.
Moskova Fizik ve Teknoloji Enstitüsü’den bilim insanlarının İsviçre ve ABD’den meslektaşları tarafından desteklendiği çığır açıcı bir araştırmayla kuantum bilgisayarı sayesinde zamanın yönünün geriye döndürüldüğü söyleniyor.
EVRENİN KURALLARI VE KUANTUM BİLGİSAYARI

The Independent gazetesinin haberinde bunun fiziğin temel yasalarıyla çelişir gibi gözüktüğü ve evrene hükmeden sürece dair kavrayışımızı değiştirebileceği dile getirildi. Aynı zamanda bunun kuantum bilgisayarlarını anlama sürecimizde büyük bir ilerleme anlamına geldiği belirtildi.
ZAMAN MAKİNESİ
Scientific Reports dergisi, ‘zaman makinesi’ diye nitelediği deneyde elektronlarla kuantum mekaniğinin tuhaf dünyasının kullanıldığını aktardı. Kuantum bilgi birimi kubit, ‘bir’ ya da ‘sıfır’ yahut aynı anda her iki durumun karışık ‘süperpozisyonu’ olarak tanımlanıyor.

‘MASAYA DAĞILAN TOPLAR HAVUZA GERİ TOPLANDI’

Elektron kubitlerden oluşan tam geliştirilmemiş bir kuantum bilgisayarıyla masaya dağılan bilardo toplarının havuza geri dönmesine eşdeğer bir deney yapıldı.
Bilgisayarı izleyen herkesin bu olayı ‘zamanın geri döndürülmesi gibi’ göreceği, zamanla bu tekniğin gelişerek daha güvenli ve isabetli hale gelmesinin beklendiği öne sürüldü.

Araştırmanın başını çeken ve Moskova Fizik ve Teknoloji Enstitüsü Kuantum Fiziği Laboratuvarı’nı yöneten Dr Gordey Lesovik, “Zamanın termodinamik okunun tersi yönde evrilen bir durumu yapay şekilde yarattık” dedi.

‘EVRİM PROGRAMINI İŞLETİNCE’

Deneyde devreye sokulan ‘evrim programı’ sayesinde kubitler sıfırlarla birlerin giderek daha karmaşıklaşan değişim şablonuna dönüştü. Bu süreçte tıpkı bilardo sopasıyla vurulan topların dağılması gibi düzen bozuldu.
‘KAOSTAN DÜZENE EVRİLDİ’
Ama ardından bir başka program kuantum bilgisayarının durumunu geriye evrilen, yani kaostan düzene evrilen şekilde modifiye etti. Böylece kubitlerin durumu orjinal başlangıç noktasına geri döndü.

The Independent gazetesi, deneyin çığır açıcılığıyla ilgili ‘fizik kurallarının hem geleceğe hem de geçmişe doğru her iki yönde işlediği, ama evrenin tek yönlü bir kuralı olduğu, termodinamiğin ikinci yasasına göre sadece düzenden düzensizliğe gidildiği’ değerlendirmesini yaptı.
kaynak:sputniknews

Google ‘kuantum üstünlüğüne’ sahip bilgisayar geliştirdiğini açıkladı

Google, ‘kuantum üstünlüğüne’ sahip bir bilgisayar geliştirdiklerini ve en hızlı süper bilgisayarlarla 10 bin yıl sürecek hesaplamaların 200 saniyede yapılabildiğini açıkladı.

Nöronlarla ilgili bir bilgisayar simülasyonu
© FOTOĞRAF : © FLİCKR / WELLCOME IMAGES
Bilim insanları kuantum bilgisayarıyla zamanı tersine döndürdü
Alphabet Inc.’in iştirakı Google, bir süredir devam eden söylentilere son noktayı koydu ve kuantum üstünlüğüne ulaştıklarını iddia etti.
Şirketin kendi geliştirdiği kuantum yongasıyla gerçekleştirdiği testlerin sonuçları Çarşamba günü dünyaca ünlü bilim dergisi Nature’de yayınlandı.

Makaleye göre, daha önce en güçlü süper bilgisayarların bile gerçekleştiremeyeceği bir hesaplama, devrim niteliğinde yeni bir bilgisayar türü sayesinde başarıldı. Buna göre, ‘Sycamore’ ismiyle bilinen kuantum bilgisayar, klasik bir sistemde yaklaşık 10 bin yıl sürecek işlemi, 200 saniyede tamamlayabiliyor.

Google araştırmacıları, bu görevin başarı ile gerçekleştirilmesinin, pratik uygulamaların yolunu açtığını belirtiyor. Google, şimdi daha geniş kapsamlı operasyonlar yürütebilecek ve çeşitli alanlarda kullanılabilecek bir sistem kurmayı umuyor.

Google’ın mühendislik direktörü Hartmut Neven, kaleme aldığı blog yazısında “Bu kazanım yıllar süren araştırmanın ve birçok insanın kendini adamasının sonucudur” dedi.

Neven, bu teknolojinin nasıl çalışacağını keşfetmenin de aynı zamanda yeni bir yolculuğun başlangıcı olduğunu ekledi.
​Google CEO’su Sundar Pichai ise Twitter’dan yaptığı açıklamada “Kuantum hesaplamanın gelecek için ne anlama geldiği konusunda heyecanlıyız. Bize evrenin dilini konuşmanın ve dünyayı daha iyi anlamanın alternatif yolunu gösteriyor. Artık sadece 1’ler ve 0’lar değil, güzel, karmaşık ve sınırsız olasılıklar olacak” dedi.
​IBM: GOOGLE FAZLA HESAPLADI
Google son yıllarda, kuantum bilgisayar geliştirmeye çalışan Intel ve IBM gibi firmalarla yoğun rekabete girdi.
Şirket bir ay önce, prototip kuantum işlemcilerinin “kuantum üstünlüğünü” göstermeye çok yaklaştığını öne sürmüş, bunun ardından IBM de tersi yönde açıklamalar yapmıştı.

Rakip firma, Google’ın işlemin zorluğunu ve klasik bilgisayarda ne kadar zaman alacağını “fazla hesapladığını” iddia etmişti.

Şirketin 21 Ekim’de blog sayfasında yayımlanan açıklamada şu ifadeler yer almıştı:

Aynı işlemin ideal simülasyonunun, klasik bilgisayar sisteminde 2.5 günde ve daha yüksek güvenilirlikle tamamlanabileceğini iddia ediyoruz.

“Kuantum üstünlüğü” ifadesi, 2012 yılında John Preskill isimli bilim insanı tarafından ortaya atılmıştı.
kaynak:sputniknews

Dünyanın tek ‘ölümsüz’ canlısı…

Latince adı “turritopsis nutricula” olan ve Karayipler’de bulunan 4-5 milimetre çapındaki denizanası, dışarıdan canına kasteden olmazsa sonsuza kadar yaşıyor.
ABD’li araştırmacılar dünyanın “ölümsüz” sayılabilecek ilk hayvanını keşfetti.
Keşfi yapan bilim adamı, bu hayvanlardan birkaç tanesini deney için akvaryuma koyup sonra unuttuğunu söyledi.
Akvaryumun kuruduğunu farkeden araştırmacı, kuruyan denizanalarını son kez incelemeye karar verdiğinde minik hayvanların ölmediğini, tekrar yumurta haline dönüştüklerini fark etti.
Bilim adamları bu durumu “Hayvan, yaşamını sürdürebilecek koşulları bulamadığında ya da tehlike durumunda ‘çocukluk’ evresine dönerek, genlerini yönetebiliyor” diye açıkladı.